» HAKYOLUNDA OLANLARIN YERİ |
» HAKYOLUNDA OLANLARIN SİTESİNE |Hoş Geldiniz MİSAFİR EDEPLE GELEN HURMETLE GİDER 1 22:24:3010.ARL.16
ANA SAYFA Anasayfan Yap Favorilerine Ekle E Posta Radyo Nebi Dinle Facebookta Paylaş
Ana Sayfa Sohbet Forum Dini Konular Dualar Cüz AL Kose Yazıları Resimler Videolar Sızden Gelenler Sitene Ekle Soru Sorun
[ MESAJ İLET() · YENİ EKLENENLER · UYELERİMİZ · FORUM KURALLARI · SİTEDE ARA · RSS ]

Page 1 of 11
HAKKIN YOLUNDAYIZ » DİNİ SOHBETLER » İRFAN SOHBETLERI » HASAN ALİ YÜCEL CAN YÜCEL

HASAN ALİ YÜCEL CAN YÜCEL
mucahit Tarıh: ÇARŞAMBA, 26.MYS.10, 11:29:38 | Mesaj # 1
BUYUK PATRON
GRUP: ADMIN
MESAJ: 159
DERECE: 100
STATU: OFLINE
Şair Can Yücel, 1926 yılında İstanbul`da doğdu. Türkiye'nin ilk Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in oğlu olan Can Yücel, orta öğrenimini Ankara Erkek Lisesi'nde tamamladıktan sonra, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü'nde okudu. İngiltere'de Cambridge Üniversitesi`nde eğitimini sürdüren Yücel, bir süre Londra`da BBC Radyosu`nda çalıştı.

Türkiye`ye dönüşünde Bodrum`da turist rehberliği yapan Yücel, daha
sonra İstanbul`a yerleşti ve bağımsız çevirici olarak yaşamını sürdürdü.

Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında ``Yenilikler``, ``Beraber``, ``Seçilmiş Hikayeler``, ``Dost``, ``Sosyal Adalet``, ``Şiir Sanatı``, ``Dönem``, ``Yöne``, ``Ant``, ``İmece``, ``Papirus`` adlı dergilerde yazdı. ``Yeni Dergi``, Birikim``, ``Sanat Emeği``, ``Yazko Edebiyat`` ve ``Yeni Düşün`` dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi.

İlk şiirlerini 1950 yılında ``Yazma`` adlı kitapta toplayan Can Yücel, ``toplumsal sorunların yarattığı izlenimlerin ağırlığından kurtulmak istermiş gibi`` kimi taşlama, kimi bıçak ile işleyen duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti.

Ünlü dünya şairlerinden çevirdiği şiirleri biraraya getirdiği ``Her Boydan`` adlı kitabı 1959 yılında yayımlanan Yücel, yapıtlarını ``Yazma`` (1950), ``Sevgi Duvarı`` (1973), ``Bir Siyasinin Şiirleri`` (1974), ``Ölüm ve Oğlum`` (1976), ``Şiir Alayı`` (1981), Rengarenk (1982), ``Gökyokuş`` (1984), ``Canfeda`` (1987), ``Çok bi Çocuk`` (1988), ``Kısadevre`` 1990 ve ``Kuzgunun Yavrusu`` 1990 adlı kitaplarda topladı.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten yargılanan Yücel, 18
Nisan seçimlerinde ÖDP`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. Yücel, 12 Ağustos 1999'da öldü.
Güler Yücel ile evli olan şair, iki kız babasıydı.

Hasan Âli Yücel (1897 - 1961)

Hasan Âli Yücel 16 Aralık 1897 yılında İstanbul 'da doğdu. Esasen Görele'lidir. Gİ.Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. İzmir ve İstanbul'da edebiyat ve felsefe öğretmenliği, müfettişlik, genel müdürlük, İzmir milletvekilliği ve Milli Eğitim Bakanlığı (1938 - 1946) yaptı.
Fransız eğitim sistemini incelemek üzere bir yıllığına Paris’e gönderildi. 1932’de yurda dönüşte Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü görevine atandı. 1933-1935 arasında Milli Eğitim Bakanlığı Orta Eğitim Genel Müdürlüğü yaptı. 1935’te İzmir milletvekili seçildi. 1938’de Celal Bayar hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildi. 1946’ya kadar Refik Saydam ve Şükrü Saracoğlu hükümetlerinde de aynı görevi sürdürdü. Birinci Eğitim Şürası’nı topladı. Ankara Fen ve Tıp fakültelerini, İzmir Yüksek Ticaret ve İktisat Okulu’nu, Balıkesir ve Edirne öğretmen okullarını eğitime açtı. Yüksek Mühendis Okulu’nun İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüşmesini sağladı. Köy enstitülerini kurarak eğitim ve bilimi Türk köylerine kadar ulaştırdı. Dünya klasiklerinin Türkçe’ye çevrilmesini sağladı.
Bakanlığı döneminde, 1940’ta Köy Enstitüleri Yasası çıkarılarak, köy okullarında görev alacak olan öğretmenleri yetiştirmek üzere kent ve kasabalardan uzak, geniş arazisi bulunan uygun yerlerde Köy Enstitüleri kurulmaya başlandı. Fakat 1947 ’den sonra Köy Enstitüleri amacından uzaklaştığı düşünüldüğü için 1950’den sonra Köy Enstitüleri tamamen kapatıldı.Yine bakanlığı döneminde önemli bir çeviri hamlesi yapılarak pek çok sayıda dünya klasik eseri Türkçe'ye çevrildi. Yücel, 5 Ağustos 1946’da bakanlıktan, 1950’de de CHP’den istifa etti.
1950 seçimlerinde parlamentoya giremedi. İstanbul’a yerleşti. Akşam ve Cumhuriyet gazetelerinde makaleler yazdı. 1958’de UNESCO Türkiye Milli Komisyonu üyeliğine atandı. 1961’de Kurucu Meclis üyesi oldu.
Şiirlerini önce aruzla, sonra heceyle yazdı. Çeşitli gazete ve dergilerde şiirleri, fıkra, makale ve incelemeleri yayımlandı. Şiirleri, Dönen Ses, Sizin için, Dinle Benden ve Allah Bir, anıları ise Geçtiğim Günlerden adlı kitaplarında toplandı. 1961 yılında öldü. Şair Can Yücel 'in babası, Japonya kıyılarında batan Ertuğrul Fırkateyninin kaptanı Ali Beyin torunudur.

ESERLERİ

ŞİİR

Dönen Ses
Sizin için
Dinle Benden
DÜZYAZI

Goethe, Bir Dehanın Romanı (1932)
Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış (1932)
Pazartesi Konuşmaları (1937)
İçten Dışa (1938)
Türkiye’de Ortaöğretim (1938)
Davalar ve Neticeleri (1950)
Hürriyete Doğru (1955)
İyi Vatandaş İyi İnsan (1956-1971)
Kıbrıs Mektupları (1957)
Edebiyat Tarihimizden (1957)
İngiltere Mektupları (1958)
Türkiye’de Maarif (1959)
Hürriyet Gene Hürriyet (1960-1962, 2 cilt)

iyi küfrediyordu rahmetli. toprağa karışınca meydanlar boş kaldı netekim.
sever, sayar, anarız arada da...

hasan ali yücelin oğlu'dur.bir gün babası adına düzenlenen anma toplantısında, babasının şiir konusunda övülüp durulmasından sıkılmış ve "babam şiirden hiç bi bok anlamazdı" demiştir; "o hayatta en çok babasını sevmiştir"

alkolün yetenekli bir şairi nasıl mahfettiğinin resmidir

leman dergisinde ilk yazdığı gün metin üstündag kendisini derginin son sayfasına koyunca metin üstündagı aramış ve "beni derginin kıçına koyanın gelir kıçına koyarım"

türkiye işçi partisinin komünist zamanlarında bir tüzük toplantısında herkesin komünizmi anlatmaya, 'şöyle olsun, öyle olsun' demeye çalıştığı bir durumda kürsüye çıkıp ‘türkiye'de komünist olmaya tüzük değil büzük gerekir.'

kadınlar doğurdular beni bağıra bağıra, yine onlar öldürecekler beni aşktan bağırta bağırta.... *

atilla ilhan, can yucel hakkinda
'' can komünist bile değildir. 1949 senesinde biz nazım hikmet’i paris’te kurtarmaya uğraşırken, o chp’nin bursuyla londra’da bülent ecevit’le keyif çatıyordu. paris’e geldiği zaman tartışıyorduk, nerdeyse dövecektik onu. Öyle sağcı bir herifti o zaman. bakın, siz can’ın son zamanlarını bilmiyorsunuz. belirli bir yerden sonra alkolizmin zirvesine çıktı. sonra hastalandı, ne yaptığını bilmiyordu. ne söylediğini bilmiyordu, saçmalayıp duruyordu.
fakat İstanbul’da mederono sirki’ndeki gibi insanlar olsun istiyorlar. onlara çok uygun geldi o. onu ortalıkta öyle dolaştırdılar, ölünceye kadar. ben acırdım ona. mesela kız kardeşi vardır canan; hiç öyle değildir. taş gibi, kafalı bir kızdır, ama kafan uyar-uymaz o başka. ama can öyle değildi. can zayıftı, şimdi bizim komünist şairlerimiz can man filan değildir. ben değil onun komünistliğini, cemal süreyya’nınkini bile tartışırım, ki cemal’i çok severim''
demistir bir roportajda.

kelimeleri çok güzel kullanan şair, yazdığı muhteşem şiirlerin arasında çok güzel şiir çevirileri de mevcut. gerçi onunkine çevirmek değil "yeniden yaratmak" denir ancak! kendisi de "çeviriyorum" yerine "türkçe yazıyorum" demiş; ne güzel etmiştir!
shakespearein sonelerinden de çevirmiş ve bence shakespeare'i bizden biri yapmıştır.. farklı olduğu açıktır, ama dile hakimiyet konusunda üzerine çok yoktur zannımca..

"yalnızlığım benim sidikli kontesim", "yanlızlığım benim çoğul türkülerim" diyen muhteşem şair.yalnızlığı böyle anlatan biri daha dünyaya gelmez.

can yücel doktora gidiyor.
doktor diyor ki gırtlak kanserisin.
o da diyor ki koskoca can yücel de nezleden ölecek değil ya...
ruhu şad olsun babanın...

bugün ondokuz mayıs,
mayısın ondokuzu!
sen ey türk ülkemizin geleceği,
ulusumuzun gözbebeği,
sen ey demirparmaklıklarda barfiks yapan,
ranzalarda perende atan
sportmen ve kahraman türk gençliği,
Önünde senin bütün kilit-bahirler açık,
ama her zaman samsun'a çıkılmaz a,
bu sabah da avluda volta atmaya çık!

can yücel

cemal süreya ve can yücel
bir defasında da can yücel geldi. keyifli bir kalabalığı vardı
sofranın. oraya ilk kez gelmiş bayanlarda anımsıyorum şimdi.
can yücel daha oturmadan:
"oo, darphane müdürü de buradaymış!" diye lafı patlattı.
cemal süreya hemen yapıştırdı: "darphane müdürlüğü yaptım
ama, oradan ayrılırken paçalarımı silktim ki, üzerimde
altın tozu kalmasın. ne olacak sen de bakan oğlusun."
"babam bakandı, evet ama benim bir şeyim yok, sadece şiirim
var benim!"
şaka gibi başlayan bu diyalog giderek havayı geriyordu; cemal süreya:
"evet şiirin var, ele gelir bir şey yazdın mı bugüne dek?"
can yücel enikonu öfkelenmişti: "senin eline gelecek başka şey
var ben de ister misin vereyim mi?" cemal süreya, o giderek
soğuyan ortamın sessizliğinde: "ver ulan!" dedi, elini uzattı
can yücel'e.
can yücel muzip bir çocuk gibi ayağa kalktı, orda ki bayanların
da bakışları altında, pantolonun fermuarını açtı; aletini ortaya
serdi. kimimiz gülüyor, kimimiz bu işin sonunu merak ediyor,
masanın iyice gerginleşen havasını yine cemal süreya değiştirdi:
"hiç değişmemiş ulan!" dedi, "eskisi gibi.." can yücel en kalın
sesiyle güldü: "değişmez tabii, niye değişsin ki!"

kucuk kizi su'ya yazdigi, "kucuk kizim su'ya" adinda bi siiri de vardir:

bir derin uykudaydim olumun icinden
actim ki gozlerimi
bir suyun golgesi gibi
kendisi adeta bir suyun
ayakucumda sen oturuyorsun
siir getirenlerin cok olsun cocugum!

"martılar denizlerin sokak çocuklarıdır." cümlesinin sahibi küfre anlam katan büyük şair.

bildiğim baba-oğullar arsında birbirine en yakıştıramadığım, yanyana en konduramadığım baba-oğul ikilisinden oğul can yücel olabilecek en güzel"baba" şiirini karalayarak ruhumuzda onulmaz güzelliklere vesile olmuştur. muhtemelen "peder"imin ardından söyleyeceğim dizedir: ben hayatta en çok babamı sevdim....

unutmadan...o ünlü "to be or not to be" için çevirisi sheakspeare'le aynı dilden konuştuğunun kanıtıdır kanımca: bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin?

"yalçın küçük'tür ama mide bulandırır" baba sözünün babası. kötü şair, iyi küfürbaz. kör avukat eşber yağmurdereli ile birlikte çıktığı sahnede "türkiyenin hali bu; kör topal yürüyoruz" diyen topal. küçük iskender 'ulan çük! çık ulan evimden' diye bağırdığı rivayet edilen büyük adam.

ah ahmet ah, sana söylediler de
yollar bozuk, dinar üstünden gitme diye
hani köprülerde yavaşlayacaktın
deli bozuk bir uçurtmaydın ahmet
takıldın tellere sonunda
İttin, uğursuzdun, orospu çocuğuydun
esrar, boyalı ispirto, eroin
Çirkefliğin daniskası sende
bir gün tatlı bir sözünü mü işittim
bari kırk yılın başında bir
bu da senin diye bir çift lastik alsan
biliyorum tapondum ford'dum 45 modeliydim
lakin ellerine yangındım ahmet
ah domuz ah, nasıl da karıştırırdın ötemi berimi
sevgi derdim de sana dinletemezdim
aklın hep yollu karılarda
sevgi bir uğraştır derdim sana
taksicilik, parçacılık gibi
her şeye razıydım sırf anlayasın diye
nemenen şeydir sevgi
gözüme bir kız da kestirmiştim
müftülerin nazmiye
handiyse yapacaktım aranızı
sizi çamlıklara götürecektim
yeşil halılarımı serecektim altınıza
bilirim ne allahın gazabi olduğunu
tam kızla hır çıkaracağın zaman
göğün mavisini göstertecektim sana

her şeye razıydım sırf anlayasın diye
nemene şeydir sevgi
böyle bok yoluna gidecektin madem
bari ben çiğneyeydim seni

bu siiri de unutulmazlar arasindadir

naturalist ahlaklı, gerektiginde küfürü de kullanan, şiir nedir insanlara gösteren, shakespeare cevirileri, ya da kendi deyimiyle türkçe söylemeleriyle, gönüllerde taht kuran, herkes küfür kullanırken bu en güzel ayyaşın küfürleri neden bu kadar rahatsız eder anlam verilemeyen, zamanın milli egitim bakanı hasan ali yücelin oglu, bu yüzden yurtdısında egitim görmeyen büyük şair.

yazilarinda "gÖt" kelİmesİnİ aÇik aÇik
kullandiĞi İÇİn mahkemeye verİlen
can yÜcel, mahkemedekİ sÖzlÜ savunmasini "ne
dİyeyİm hakİm bey. bİzİm
kÖyde gÖte gÖt derler" dİye
bİtİrİr, ancak Öncesİnde bİr
de fikra anlatir mahkemede.

fikra : (ŞÖyledİr)

bİr kÖyde ateŞlİ bİr hasta vardir,
kasabaya doktora getİrİr hastayi kÖylÜler.
koca devletİn koca doktoruna. doktor hastaya
fİtİl verİr ve kÖye dÖndÜklerİ
gİbİ hastaya fİtİlİ anÜsten
vermelerİnİ sÖyler kÖylÜlere.
kÖylÜler tabİ "tamam tohtor bey" der, kÖye
gİderler. kÖydekİ herkese sorarlar, en
bİlgelere bİle, ama kİmse anÜs ne
demektİr bİlemez.
bu nedenle bİr tÜrlÜ İlaci da veremezler
hastaya. hastanin durumu da gİtgİde
kÖtÜleŞmektedİr. bunun Üzerİne kÖylÜ,
doktora, koca devletİn koca doktoruna telefon
etmeye karar verİr ama kİmse buna
yanaŞmaz. ne cÜret dİ mİ doktoru
arayacak bİ kÖylÜ.
neyse durumun vahametİ Üzerİne muhtar
aramayi kabul eder. bÜtÜn kÖylÜ toplanir santrale,
muhtar arar, "bİz ne yapacaamİzİ
bİlemedİk tohtor bey" falan der İste.
karsidan doktor bİsİler sÖyler. muhtar dÖner
arkasina: "makattan verİn dedİ tohtor" der.
yİne tÜm kÖye sorarlar, komŞu kÖylere
bİrİlerİnİ yollayip sordururlar
felan, ama makat ne bİlen yoktur yİne. hasta
İse gİttİ gİdecek, ateŞler
İÇİnde kivraniyor.
İhtİyar meclİsİ toplanir. son
Çare, doktorun bİrkez daha aranmasina karar
verİlİr. yİne kİmse aramaz
İstemez doktoru. nİhayetİnde yİne
bİrİ kandirilir, telefonun baŞina
geÇer, ama bİ yandan sÖylenmektedİr: "Çok
kizacak tohtor Çok...!!!" dİye.
sonunda telefonu aÇar, durumu anlatir, doktor
bİsİler sÖyler yİne.
telefondakİ kÖylÜ, yÜzÜ allak bullak, arkasini
dÖner : "Çok kizacak dedİydİm ; gÖtÜne sokun
dedİ"

can yücelden bir siir

belkİm bİr kertenkeleyİm

belkim bir kertenkeleydim

piç edilmiş bir yağmurun serini

bir güzelin çirkiniydim

çirkinlerin en güzeli

yeşil koşsa güneşlerin gölgesi

ben en hızlı yeşiliydim

kurbağa yarışlarında annemin

zat-ı muhterem metamosmoris şiirinde ecdadımızın yoklamasını kronolojik harf avcılığıyla pek bir güzel almıştır.*

"ilkin elifba'ydi
sonra alfabe oldu
derken abece
simdi de a.b.d."

yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir...
şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel,
hatta mükemmel olurdu.
nasıl mı?
camide uyanıyorsunuz.
bir tahta sandık içerisinde,
herkes karşınızda saf durmuş,
iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette.
tabuttan doğruluyorsunuz,
yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak.
herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar,
çocuklar, torunlar hepsi hazır.
arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor,
aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.
ne güzel, hazır maaş, hazır ev....
altmışlı yaşlara kadar herşey garanti,
huzur içinde yaşıyorsunuz.
sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
bir gün çalısmak istiyorsunuz ve işe ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.. ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak işe başlıyorsunuz. herkes karşınızda el pençe divan... vücudunuzda da hoşa giden bazı hareketler de başlıyor. gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade. aman ne güzel günler başlıyor...derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. bu arada babanız ortaya çıkmış, ''fazla çalıştın'' diyor ''artık eve dön, işi bırak okumaya başla, harçlığın benden olsun...'' keyfe bakar mısınız?

okuduğunuz dersler gittikçe kolaylasıyor. ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor. partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor. derken anne baba sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok artık... günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, ''evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna'' diyorlar...

mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz. derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem baslıyor.

mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır. bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. beslenmek için ağzınızı açmanıza dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumusacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz. küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.

ve günün birinde müthiş bir olayla hayatınız bitiyor...

ruhu sad olsun, rahmetlinin mal beyani şöyleymiş:

1-avsa adasında uc daire, dort ucgen, bes dikdortgen
2-gokyuzunde bi bulut
3-bitlis'te bes minare
4-biri yazlık, biri kıslık iki platonik sevgili
5-buro mobilyası ve celik kapı ureten bir fabrikanın ogle uzeri yaslanıp sigara icilen beyaz duvarı
6-islıkla da calınabilen dort anonim turku
7-palandokende bir palan, iki doken
8-kastamonu'da uc kasto
9-uc fay hattı
10-bir carsamba, iki persembe, uc cuma
11-dunyada mekan
12-ahirette iman
13-denizde kum
14-uzayda yercekimsizlik
15-bi cuval gazoz kapagi
16-bi kiprit kutusu sigara izmariti
17-on sekiz sac biti
18-biri ingilizce 6 adet kufur
19-yirmi tane bos naylon poset
20-sevenlerin kalbinde kurulmus bir taht
21-bi suru sac sakal, kıl,tuy,yun
22-uc ayrı parkta uc ayrı belediyeye ait uc ayrı banka reklamlı bank
23-bi ayakkabı cekecegi
24-iki buyuk tas kutlesi
25-bir adet agac golgesi
26-uc kus kanadı sesi
27-bi suru kedi kopek
28-bi marmara denizi
29-camına yaslanıp seyredilen iki pilic cevirmeci
30-her aksam karıstırılan dort cop bidonu
31-calıp calıp kacilan bes melodili apartman zili
32-nakit 15 kurus
33-anne babadan kalma yarisi yasanmis bi omur

ÜskÜdar'da İkİ boyaci ÇocuĞun konusmasindan
önümüzdeki maçta öyle bir gül atacagim ki sahaya
kaleci adem abim bilem tutamaz elleri yanar.

her Şey sende gizli şiiriyle büyüklügünü kanıtlamış olan ölümsüz insan.
yerin seni çektiği kadar ağırsın,
kanatların çırpındığı kadar hafif..
kalbinin attığı kadar canlısın,
gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
sevdiklerin kadar iyisin,
nefret ettiklerin kadar kötü..
ne renk olursa olsun kaşın gözün,
karşındakinin gördüğüdür rengin..
yaşadıklarını kar sayma:
yaşadığın kadar yakınsın sonuna; ne kadar yaşarsan yaşa,
sevdiğin kadardır ömrün..
gülebildiğin kadar mutlusun.
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
sakın bitti sanma her şeyi,
sevdiğin kadar sevileceksin.

yıl 1940. yer, ankara erkek lisesi; nam-ı diğer "taş mektep".
taş mektep'li 2 arkadaş, öğrenim yılları boyunca üniversiteyi dışarda okumayı düşlemişlerdi. 1943 yılında liseyi bitirince, milli eğitim bakanı'nı birlikte ziyaret ederek yurtdışına gönderilmeyi talep ettiler. bakan, gençlerden birini dışarı çıkarttı ve içeride kalana şöyle dedi:
- sadece seni gönderebilirim. arkadaşını gönderirsem dedikodu olur, "bakan kendi oğlunu gönderdi" derler...
bu bakan hasan ali yücel... dedikodu olmasın diye yurtdışına göndermediği oğlu ise ünlü şair can yücel'di.
küçük can'ın 'can arkadaşı' İsviçre'ye gitti, orada tıp eğitimi aldı, sonrasında dünya çapında bir hekim oldu... prof. dr. gazi yaşargil.

diğeri türkiye'de kaldı ve babası gibi "adamgibiadam" oldu.
sıradan, skandalsız, lekesiz bir yaşam sürdü. kötülük yapmadı, arkadan konuşmadı, "ah" almadı.

sokaktan geçen insanlara can yücel neciydi diye sorarsanız genellikle "baba" cevabını alırsınız, şair olması ikinci, hatta üçüncü, beşinci plandadır. sevenleri onu "baba" tavırları için severler, halktan biri olduğu için, dobra olduğu, sözünü sakınmadığı için.

herkesin bildiği; "kart sensin, postal da sana girsin" cümlesi için,
bir şiirinde "göt" kelimesini alenen yazdığı için yargılandığı bir davada,
"hakim bey bizim köyde göte göt derler" deyip beraat ettiği için severler.

bence de can yücel'in şiiri hep geri plandadır. efsane olmuş şiirleri olsa da (ki efsane olan tek bir şiir bile yazarını efsane yapar ve hakkıdır) her şiiri aynı düzeyde değildir ve kötü şiirleri de vardır, her şairin olduğu gibi.

neyzen tevfik ve can yücel'in toplumda bu kadar sevilmesinin ve el üstünde tutulmasının en büyük nedeni olarak; toplumun söyleyemediklerini dile getirme, bu işi yaparken onurundan zerre kadar taviz vermeme ve haksızın-hırsızın-hainin karşısında dimdik durabilme cesaretinde olmaları gösterilebilir.

can yücel'in bütün şiirleri kötü olsa, toplumun sahiplendiği bu kadar cümlesi olmasa bile, toplum onu yine de baştacı edecekti, babasının ve kendisinin hilesiz-hurdasız-başı dik yaşamlarından ötürü ama "baba" mertebesine koymayacaktı hiç bir zaman.

can yücel toplumun bastırıldığı, sindirildiği, pasifize edildiği zamanlarda koymuştur en sert tepkilerini ve geniş bir kitlenin sesi olmuştur.

fazıl hüsnü dağlarca gibi türkiye'nin (hadi janti bir söylem olsun) tüm zamanlarının en büyük şairleri sıralamasında, yeri her zaman ilk beşte olacak bir şairin yeterince tanınmaması ama can yücel'in herkesçe bilinmesi, bence böyle açıklanabilir.

can yücel'in toplumun geniş kesimlerince sahiplenilen sözleri, efsaneleşen şiirleri ve "taşı gediğine koyan" laf sokmaları olmasaydı, cumhuriyet tarihimizin en başarılı bakanlarından birinin sarhoş ve ayyaş ve asi ve serseri ve aylak oğlu olarak tarihin derinliklerinde unutulacaktı.

bonus olarak can yücel'den iki anekdot aktarayım çok fazla kimsenin bilmediği...

can yücel yine içeri atılmıştır komunizm propagandası ile suçlanarak. hücreler kalabalıktır. baba herkesi örgütler ve her mahkum ziyarete gelenlerden üzüm istemeye başlar. hücrenin yan tarafında bir düzenekte şarap üretecektir can baba. haftalar geçer üzüm sirkilasyonundan şüphelenen hapisane müdürü hücreyi basar, düzeneği bulur ve sorar.

-bu ne ?

kimseden ses çıkmaz, herkes çok korkmuştur. can baba bir adım öne çıkar ve.

-dinimize göre sirke birçok hastalığa iyi gelmektedir. bu yetersiz beslenme sorunları ile baş edebilmek ve hasta olmamak için sirke yapıyoruz.

hapishane müdürü, "açın bakim şunun üstünü bi göreyim" der.

düzeneğin üstü açılır, hapishane müdürü görür, bir çay bardağı isteyip içer ve püskürtür.

- ne sirkesi ulan, düpedüz şarap bu.

can baba lafı oturtur.

-biz sirke yapma niyetiyle başladık ama allah'ın işine karışılmaz, ister sirke yapar, ister şarap...

İkinci anekdot bir tv yayınından...

can baba bir canlı yayına konuktur, üstelik tek konuk. kırk dakikalık akşamüstü programında, yayın çok güzel giderken, yirminci dakika civarı bir vtr girer. vtr sırasında stüdyodaki diyalog :

can baba - hadi ben gidiyorum.
sunucu - olur mu can bey, daha programın yarısındayız.
can baba - boşver yaa, siz doldurursunuz nasıl olsa, benim alkolüm geldi.
sunucu - can baba dalga geçmeyin yaa... ne derim ben izleyicilere ?
can baba - alkolü gelmiş deyin.
sunucu - ama olur mu ? gak guk !
can baba- hadi eyvallah...

program can baba olmadan bitirilir...

almanca, fransizca ve ingilizceyi ana dili gibi konusan ve yazan, koy enstituleri kuran eski egitim bakani hasan ali yucel'in ikiz cocuklarindan erkek olani.
japonya sularinda batan ertugrul firkateyninin kaptani olan, kaptan ali pasa'nin torunu.

kahvehane edebiyatina ozlu sozler kazandirmis, (firtinali bir kuzguncuk gununde) kahveye "ulan bugun denizin gotu patlamis!" diye hayiflanarak giren sair, cevirmen.
lafini hic kimseden esirgemeyen bu kisinin, mahkeme salonunda "gote got denir hakim bey" diyerek komple salonu dumur etmisligi vardir. siir gununde "kufur etmedi" diye dusunenleri yerinden kalkarken "aksam aksam kafanizi siktim" diyerek gulmekten gebertmisti.

datca'da yasamini surdurmekteydi. hapis yattigi yillarda, uzum getirilmesini istemis, kogusta sarap yaparak butun kogusu sarhos etmis bir zat.

shakespeare'in 66. sonesi turkce'de tam olarak bu sekilde cevrilir dedirten kisi.

vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen' e
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

biri can baba, diğeri can babanın babası. biri cumhuriyetin asi cocuğu, digeri cuhuriyetin ve asi cocuğun babası. ikisi de çok iyi eğitimli. biri şair ama en önemlisi hayat üstadı, diğeri cumhuriyetin en önemli milli eğitim bakanı. aslında ne kadar zıt görünseler de o kadar benzerler birbirlerine baba oğul ne kadar ayrı düşseler de birlikteler...
babasına şöyle seslenir can baba:
hasan ali'ye;

bu sabah uyanırken tam
karşıma çıktın
kara karaydı gözlerinin akları
dargın mıyız yoksa?
sana üryani eriği hoşafı yaptım
yanına domatesli pilav, yemedin
dargın mıyız yoksa?
her bahar erguvanlar içinde yaşardık
bu bahar erguvan görmedim desem yeri
dargın mıyız yoksa?
durdun öyle karşımda, mahzun
bana çok uzaklardan baktın
dargın mıyız yoksa?

 
HAKKIN YOLUNDAYIZ » DİNİ SOHBETLER » İRFAN SOHBETLERI » HASAN ALİ YÜCEL CAN YÜCEL
Page 1 of 11
Search:

 

Tasarım Mucahit CANAN HAKYOLUNDA YÖNETİMİ